D. MEHMET DOĞAN AĞABEYİ ANARKEN

Değerli ağabeyimizin ahirete intikalinin birinci yılında O’nu unutamadığımızı, yerinin dolmadığını bilhassa belirtmek istiyorum.

Kendisiyle 30 yılı aşkın dostluğumuz vardı. Daha üniversite yıllarında baş eseri olan ‘Batılılaşma İhaneti’ adlı kitabını okumuş ve çok etkilenmiştim. Gençlere hep tavsiye etmiştim.

Mehmet Doğan abimiz çok iyi bir insandı. Güven telkin eden tavır ve davranışları vardı. Mütevazı kişiliğe sahipti. Her zaman güler yüzlü, sevecen, nazik ve kibardı. Derviş tabiatlı, nüktedan, Türkçe aşığı, üretken bir ilim ve fikir adamıydı. İdealist bir dava insanı idi. Çok sağlam bir dosttu. Ne zaman arasam veya karşılaşsak sıcak davranır, ilgi gösterirdi. Edebiyatımıza, Türkçeye, değerlerimize çok hizmet etti. Dik ve sağlam duruşuyla hep örnekti.

Türkçe’nin en kapsamlı sözlüğünün yazarıydı ve benim başucu kitabımdı. Yazılarımda hep o 300 bin kelimelik hazinemize el atarak hazırladığı lügatten yararlandım, çok da sevdim. Sözlükçülük konusunda herhalde ülkemizde en başta gelen uzman biriydi.

Değerli yazar M. Nuri Yardım dostumuzun yazdığı gibi; “Anadolu’nun manevi coğrafyasına, Allah dostlarına sevdalıydı. Bu konuda ayırım yaptığını hiç görmedim. İslam’a, Kur’an’a ve imana hizmet eden bütün maneviyat büyüklerine hürmetkârdı. Bediüzzaman Said Nursî, Süleyman Hilmi Tunahan, Abdülhakim Arvasi, Abdülaziz Bekkine ve diğer yol açıcılar hakkındaki kanaatleri müspetti, bunları yazdı. Doğan’ı sevdiğini söyleyenler, samimi iseler onun bu güzel yolundan yürümeli, ayrıştırıcı değil birleştirici olmalı. O, 15 Temmuz FETÖ ihanetinde, bütün namuslu, vatansever, yiğit aydınlar gibi devletinin, milletinin ve ümmetinin yanında saf tuttu.”

Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurdu, yaşattı. Ömrü boyunca yaptıklarını sıralasak bu yazının boyutlarını çok aşar. Hiç boş durmadı. Ülkemize, genç nesle, dilimize hizmet etti. Yazılar yazdı, kitaplar yayınladı, kongreler düzenledi, en önemlisi de Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurdu ve yaşattı.

İnsan yaşadıkları, yaşattıkları, bıraktığı iz ve eserleriyle anılır. Güzellikleri ile anılacak insanlardan olup, sözü eğip bükmeden söyleyen, insana dürüstlüğüyle güven veren, takdir edilecek şahsiyetlerdendi… Bazı insanlar vardır ki, yerleri doldurulmaz ve unutulmaz. Unutulmayacaklardan birisi de ‘Türkiye Yazarlar Birliği’ kurucu ve onursal başkanı D. Mehmet Doğan’dı.

En son birkaç ay evvel Üsküdar Kitap Fuarı’nda imza standıma gelmiş, muhabbet etmiştik. Sonra beraberce Ali Şahin hocamın aracıyla Şile’ye yolculuk etmiş, onunla çok kaliteli ve hoş vakit geçirmiştik. Meğerse son görüşmemizmiş.

Mehmet Akif’in hem muhibbi hem de uzmanı idi. Hakkında yazılar, kitaplar, seminer ve toplantılar, anmalar düzenledi. Şimdi ise Akif’in Tacettin Dergâhında yatıyor.

Rabbim merhametiyle muamele buyursun, mekânı cennet olsun…

Yazımı son zamanlarda aktüalitesi bitmeyen bazı konulardaki yazıları ile bitirmek istiyorum:

Diyanet’ten tarafsızlık talep edenlere bakın!

Türkiye’nin köhne ideolojik merkezi Atatürk üzerinden kışkırtmalar yaparak kendini var etmeye çalışıyor.

“Diyanet’i Atatürk kurdu, binaenaleyh ona her fırsatta şükranını ifade etmeli. Hutbelerde ismini geçirmeli ve övmeli!”

Bu kıt akıl, Atatürk’ün hutbelerde adının geçirilmesine nasıl bakacağını dikkatten uzak tutar. İlk cumhurreisi, adının Diyanet hutbelerinde anılmasını isteseydi, bu gücü vardı; yapmadı, yaptırmadı. Ama bu gücü başka şekilde gösterdi.

Diyanet’e ikinci saldırı iktidara yakın olmak, mevcut hükümetin emir ve talimatlarına uygun hareket etmek. Bunun Atatürk döneminde de böyle olduğunu bilmek zor değildir. Diyanet, parasız, pulsuz, kadrosuz bir çekirdek yapı idi. Din hizmetlerini görenlerin büyük çoğunluğu, Vakıfların bütçesinden geçinirdi. (Ki bunun daha doğru olduğu görüşündeyim). Yani, bir din memurları sınıfının yolu Cumhuriyet’le açılmıştır. Memursanız, âmirinize uyacaksınız! Çünkü memur “emir alın” demektir!

Fikrin iktidarı, iktidarın fikri

Gerçek fikrin iktidar olmak gibi bir düşüncesi yoktur!

Fikrî iktidar değil, fikrin, daha doğrusu fikrin oluşturduğu idealin iktidarı söz konusu olabilir.

Siyaset fikirle yapılır; istikamet verici bir fikir yoksa, piyasada mevcut görüşler siyasete yön verir. Düşündüğünü, fikrettiğini yapmak yerine yaptığı gibi düşünmek safhasına geçilir.

Bir üniversitenin açılışı, fikir ve siyaset konusunu bir şekilde gündeme getirdi. Üniversite imal-i fikrin, düşünmenin merkezi olabilir mi? En azından Türkiye’de olmadığını biliyoruz. Büyük fikir eserleri üniversite çatısı altında ortaya çıkmamıştır. Ne yazık ki 1933’te kurulan üniversitemiz, fikri devreden çıkarmak üzere teşkil edilmiştir. Darülfünun’un birçok düşünen hocası, Üniversite’nin dışında tutulmuştur. Darülfünun’un lağvedilme sebebi, ilmî kifayetsizlikte değil, inkılapları desteklemekte yetersiz kalmasında aranmalıdır.

Gerçek bir düşünür, filozof olarak temayüz eden Nureddin Topçu, hem de o zaman yönümüzü çevirdiğimiz batının en itibarlı üniversitesinde doktorasını üstün başarı ile tamamladığı halde, üniversitede yer bulamamıştır. Fikre veya ilme, liyakate değil, siyasetin ihtiyacına göre kadrolar oluşturulmuştur. O zamanın ihtiyacı, fiilî iktidarı tasvib edecek, yüceltecek kadrolardır.

Üniversite konusunu konuşurken, ülkemizde hali hazırda 203 üniversite olduğunu hatırda tutmamız gerekiyor. Bunların 58 tanesi İstanbul’da imiş. Devlet üniversiteleri her ne kadar çoğunlukta ise de vakıf veya özel üniversiteler de azımsanmayacak sayıya ulaşmıştır. İlk özel üniversite 1984’te açıldığına göre, bu kadar kısa sürede ortaya çıkan 73 özel üniversite hiç de az değil.

Evet, üniversitelerin “kemiyet”ini konuşuyoruz, bu hususta övünülecek bir başarı elde ettiğimizi iftiharla söyleyebiliriz. Ya “keyfiyet”?

Kemiyet ve keyfiyet kelimelerini üniversite açış konuşmasından aldım. Bugün bu kelimeleri üniversitelerde kullanan kalmış mıdır? Pek sanmıyorum. Genç akademisyenler ve öğrenciler arasında bilen var mıdır? Buna verilecek cevabım da olumsuzdur.

Kemiyet, bir şeyin adet, miktar veya sayı olarak ifade edilebilen durumudur. Yüzlerce yıl kullandığımız bu kelime yabancı bulunmuş ve yerine nicelik kelimesi konulmak istenmiştir. Keyfiyet kelimesi de nitelik’le karşılanmıştır. Dil meselesinin mahiyetini bu yeni kelimelerin yerine konulduklarını karşılayıp karşılamadıklarından çıkarabiliriz.

***

Kaliteliyi mi tercih ederdiniz, nitelikliyi mi? sorusuna vereceğimiz cevap önemli. Daha önemlisi, “nitelikli dolandırıcılık” kavramının hukuk diline musallat edilmesidir. Galiba “kaliteli dolandırıcılık” denilemeyeceği için, böyle denilmiştir!

Üniversitemiz bugün bu abartılı sayı ile keyfiyetin, niteliğin, kalitenin değil, niceliğin, kantitenin, kemiyetin… hâkimiyeti altındadır.

Üniversite kendi âleminde yaşarken, fikir zeminlerimiz ne durumdadır? Hür fikrin kalesi dergilerse, fikir dergilerinin hızla azaldığını görüyoruz. Günlük gazetelerin de geçmişte öyle veya böyle Türkiye’de fikir zeminlerimiz arasında bulunduğunu söyleyebiliriz. Bugün bu zemin de kurumak üzeredir. Fikir kitaplarının baskı sayısı yüzlere inmiştir.

Velhasıl, siyasetin başpehlivan olduğu bir minderde fikrin güreş tutması mümkün değildir!

***

Suudlar putperest bir kavmin kalıntılarını dünya mirasına sokarken başka ne işle meşguldüler? Mekke ve Medine’deki İslâmî devir eserlerini yok etmekle! Bugün bu ülkede Osmanlı eseri namına ne kaldı? Kâbe revakları kısmen yerine konulmuş. Peygamberimizin kabri ayakta, onu yıkmaya güçleri yetmedi, Mescid-i Nebevi’nin son Osmanlı onarımından kalan bazı kısımları da yıkılamadı! Hiç şüphesiz bunlar insanlığın halis muhlis kültürel mirası idi. Ecyad kalesi de öyle idi…

Vahhabilerin geldiği noktaya bakın: İslâmî devre ait bütün kabirleri, türbeleri yerle bir ettiler, Semud kavminin anıt mezarlarını ise dünya mirası listesine koydurdular!

Selefiliği her yerde destekleyen Suudlar, kâfire karşı boyun eğici ve Müslümana karşı şedit, İslâmla ilişkisi tartışılır bir kavimdir. Kim ki “Türkler Müslüman değildir” diyor hiç şüphesiz o kâfirlerin buyruğuna girmiştir!

PROF. DR. SEFA SAYGILI (FATİH SULTAN MEHMET ÜNİVERSİTESİ PSİKOLOİ BÖLÜM BAŞKANI) – NAME HABER