DUYALIM, GÖRELİM, ANLAYALIM

Bazen bir insanın ihtiyacı, yalnızca gerçekten fark edilmektir.

Günlük hayatın telaşı içinde bir yerlere yetişmeye, işlerimizi tamamlamaya ve sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu koşuşturmanın içinde çoğu zaman çevremizde olup bitenleri fark etmeden geçip gidiyoruz. Peki, gerçekten görüyor muyuz? Duyuyor muyuz? Yoksa yalnızca bakıyor ve işitiyor muyuz?

Bir çocuğun sessizliğini, bir yaşlının yalnızlığını, bir annenin yorgunluğunu ya da yardıma ihtiyaç duyan bir insanın çaresizliğini ne kadar fark edebiliyoruz?

Çünkü bakmakla görmek, duymakla dinlemek, anlamakla yargılamak arasında büyük bir fark vardır.

Bir çocuğu düşünelim. Sürekli sözümüzü kesen, öfkelenen, içine kapanan ya da dikkat çekmeye çalışan bir çocukla karşılaştığımızda hemen bir yargıya varabiliyoruz. Oysa belki de o çocuk, kelimelere dökemediği duygularını davranışlarıyla anlatmaya çalışıyordur. Belki anlaşılmak, fark edilmek ya da yalnızca birinin kendisini gerçekten dinlemesini istiyordur.

Elbette her davranışın altında aynı neden yatmaz. Ancak bir çocuğu anlamanın ilk adımı, onu hemen etiketlemek yerine davranışının ardındaki duyguyu keşfetmeye çalışmaktır. Çünkü çocuklar bazen söyleyemediklerini davranışlarıyla anlatırlar. Onları anlamak için yalnızca ne yaptıklarına değil, ne hissettiklerine de bakmalıyız.

Peki, anlamaya yalnızca çocukların mı ihtiyacı var?

Bir otobüste ayakta duran yaşlı bir insanı, çocuğuyla ilgilenirken zorlanan yorgun bir anneyi ya da yüzünde hüznü taşıyan bir yabancıyı gördüğümüzde ne yapıyoruz? Çoğu zaman kendi düşüncelerimize dalıyor, hayatın telaşı içinde yolumuza devam ediyoruz.

Oysa bazen küçük bir yardım, içten bir tebessüm ya da samimiyetle sorulan bir “İyi misiniz?” sorusu, bir insanın kendisini yalnız hissetmemesini sağlayabilir. Belki sorunlarını çözemez, yaşadıklarını değiştiremeyiz; ama onu gördüğümüzü, duyduğumuzu ve önemsediğimizi hissettirebiliriz.

İşte empati tam da burada başlar.

Empati, yalnızca karşımızdaki insanın ne hissettiğini tahmin etmek değildir. Onun yaşadıklarını anlamaya çalışmak, duygularına saygı göstermek ve ihtiyaç duyduğunda yanında olabilmektir. Bazen bir insanın ihtiyacı öğüt değil, dinlenmektir. Bazen çözüm değil, anlaşılmaktır. Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında birinin olduğunu bilmektir.

Peki, birbirimizi anlamayı ne zaman öğreneceğiz?

Bunun temeli çocukluk yıllarında atılır. Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı, kurallara uymayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi öğretmek yeterli değildir. Onlara bir arkadaşının üzüntüsünü fark etmeyi, bir canlının acısını önemsemeyi, doğayı korumayı ve kendilerinden farklı olan insanlara saygı duymayı da öğretmeliyiz.

Bir çocuğa sokaktaki bir hayvan için su bırakmayı, üzgün bir arkadaşına destek olmayı, kendisinden farklı olan birini dışlamak yerine tanımaya çalışmayı öğretebiliyorsak geleceğe yalnızca bilgi değil, vicdan da bırakıyoruz demektir.

Ancak duyarlılık yalnızca sözlerle kazanılmaz. Çocuklar, büyüklerinin davranışlarını izleyerek öğrenirler. Biz başkalarını dikkatle dinliyorsak onlar da dinlemeyi, ihtiyaç sahiplerine yardım ediyorsak yardımlaşmayı, farklılıklara saygı gösteriyorsak hoşgörüyü öğrenirler. Çocuklara merhameti anlatmanın en etkili yolu, merhameti hayatın içinde göstermektir.

Unutmamalıyız ki bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle, teknolojik ilerlemelerle ya da akademik başarılarla ölçülmez. O toplumda insanların birbirine nasıl davrandığı, çocukların ne kadar korunduğu, yaşlıların ne kadar önemsendiği, hayvanların ve doğanın nasıl gözetildiği de toplumsal gelişmişliğin önemli göstergeleridir.

Çünkü duyarlılığın olmadığı yerde başarı eksik, merhametin olmadığı yerde gelişim yarım kalır.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Çevremizde olup bitenleri gerçekten fark ediyor muyuz?

Bir çocuğun gözlerindeki hüznü, bir insanın sesindeki kırgınlığı, bir yaşlının yalnızlığını ya da doğanın sessiz çağrısını duyabiliyor muyuz? Yoksa kendi telaşımıza kapılıp hayatın bize gösterdiklerini görmezden mi geliyoruz?

Değişim her zaman büyük adımlarla başlamaz. Bazen bir çocuğu yargılamadan dinlemekle, bazen yaşlı bir insanın yardımına koşmakla, bazen bir hayvanın su ihtiyacını karşılamakla, bazen de kimsenin fark etmediği bir iyiliği yapmakla başlar.

Her birimizin yapabileceği küçük ama anlamlı şeyler var. Biraz daha dikkatli bakmak, biraz daha sabırlı dinlemek, hemen yargılamak yerine anlamaya çalışmak… Belki de daha duyarlı bir toplum olmanın ilk adımları bunlardır.

İnsan olmanın güzelliği, yalnızca kendi hayatımızı yaşamakta değil, başkalarının hayatına da dokunabilmektedir. Bazen bir insanın hayatında fark yaratmak için büyük işler başarmamız gerekmez. Onu fark etmek, sözünü kesmeden dinlemek ve duygularına değer vermek yeterlidir.

Duyalım ki anlayabilelim. Görelim ki fark edebilelim. Anlayalım ki birbirimize daha çok yaklaşabilelim.

Daha duyarlı, daha merhametli ve daha yaşanabilir bir dünya kurmak istiyorsak önce birbirimizi gerçekten görmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü değişim, başkasından beklediğimiz bir davranış değil, kendi hayatımızda başlatabileceğimiz bir sorumluluktur.

Ve unutmayalım: Bazen bir insanın hayatına dokunmak için dünyayı değiştirmemiz gerekmez. Önce durmamız, bakmamız, dinlememiz ve anlamaya çalışmamız yeterlidir.

Çünkü her insan görülmeyi, duyulmayı ve anlaşılmayı hak eder.

 

Eğitimci & Yazar Emine Çavuş